kayıt

öğrenildiğinde ufku iki katına çıkaran şeyler

  1. 273
    kubat'ın gerçek adı ramazanmış. 19.04 infosu.
    • Dün okudum yoksa net iyi Bilgi...
  2. 274
    seni gidi seni! hitabındaki gidi'nin pezevenk demek olması.
    • Yok artık dedim ama halk dilinde gidi cidden o anlama geldiği oluyormuş. Ama seni gidi seni bunu kapsamıyor. "Gidinin oğlu..." şeklinde cümleler kullanıldığında pezevenk anlamına geliyormuş.
  3. 275
    coca cola kuzey kore ve küba'da satılmaz. aslında ufku iki katına çıkarmaz zaten olması gereken de budur ama duyduğumda helal olsun demiştim. teori ve pratiğin uyumuna güzel bir örnek teşkil eder bu durum.
  4. 276
    Su aygırının sütü pembe renkliymiş.
  5. 277
    google translate'e dark horse yazılınca direkt olarak beklemediği halde aday gösterilen adam yazısı çıkması.

    translate.google.com/...
  6. 278
    volvo marka araçla yapılan kazalarda bugüne kadar kimsenin ölmemesi.
    youtube'un arama kısmına 'do the harlem shake' yazınca sayfanın çılgınca eğlenmesi.
  7. 279
    hiçbir cümlenin tam olarak bize ait olmadığı. beni çok değiştirmişti şahsen bu.

    şimdi girilerimin yüzde doksanı malumun ilanı gibi geliyor biraz da öyle gerçekten. ama ben bunu ilk fark ettiğimde ufkum epey genişlemişti. hiç mi benim bir zamanlar düşündüğüm gibi düşünen yoktur aramızda? vardır herhalde.

    bize ait cümle yok mu? tabi her cümle bize ait. al bak malumun ilanı yine. ama bakış açımızda bir gariplik var genelde: bazı bilgiler öğrenilmiş, bazıları ise kendi buluşumuzmuş gibi geliyor.

    oysa çok basit bir şey var ki: hiçbir şey yoktan var olup, vardan yok olmaz. kendi cümlelerimiz ama, onları biz yaratmıyoruz.

    her fikrimizin her cümlemizin altında bir geçmiş, bir öğrenilmişlik var. ya başka bir insandan -kitaptan filan da olabilir yine insandan sayıyorum- ya da yaşantımızdan-doğadan deneyimlediklerimizden, hiçbir cümlemiz tamamen bize ait değil, hepsi öğrenilmiş.

    bunu fark etmenin en büyük faydası gerçekte bildiklerimizin yaşantımızın fikirlerimizin temellerini aramaya itiyor bizi. "yahu ben neden mercimek sevmiyorum" dan tut "ben neden sosyalist oldum da ne bileyim liberal filan olmadım?", ya da ne bileyim "ben neden kekeliyorum", ya da "ben neden kendimi bu kadar beğeniyorum" gibi, kendimize dair tüm soruların cevapları olduğunu öğreniyoruz. bunları yendikçe insan bilinçaltını, bilince taşıyor. kendini tanıyor, davranışlarının nedenlerini araştırdıkça yanlış bulduklarını değiştirecek gücü kazanıyor, kendi hayatına yön verebilecek hale geliyor. öte türlü etki-tepki zincirinden kurtulamıyor insan. hayatın rüzgarına kapılıp gidiyor. kendini oluşturan şeyden habersiz yaşıyor ki kendini yeniden üretebilecek güce sahip olamıyor doğal olarak.

    kendini bil lafı hep böyle dandik bir laf gibi gelmiştir. ama düşündükçe baya bildiğin kendini bilmek için aslında bilmen gereken o kadar çok şey var ki:

    (bkz: bağıntı)
  8. 280
    şortun iki yönlü olması.

    şimdi bende güzel bir şort var böyle siyah. kumaşı filan hoş. yatıyordum yatakta, paçasından içeri baktım tertemiz yazıyla adidas yazıyor. dedim bu yazının tersi olamaz. hemen kalkıp perdeleri çektim, şortu çıkarıp ters çevirip giydim. mis gibi. kırmızı bir rengi var ama çok hoş rengi. eski şorttan daha güzel resmen.

    iki şortum olmuş gibi oldu şimdi eheh. dikkat çekmek istemiyorsam siyah çıkarım, herkes bana baksın istiyorsam kırmızı giyer çıkarım. sanki iki farklı şortmuş gibi yıkamadan bir hafta ida..

    neyse orası sizi ilgilendirmez.
  9. 281
    kulak memeleri ve meme başları dikey olarak aynı hizadadır.
  10. 282
    Matematikte bilinmeyene x denilmesi, 11. Yüzyılda ömer hayyam'ın üçüncü dereceden denklemler hakkında yaptığı bir çalışmada bilinmeyen ifadesine "şey" demesi ile ortaya çıkmıştır. Ispanyol kaynaklar bunu "xay" olarak çevirmiştir. Daha sonrasında kolaylık sağlaması adına ilk harfini kullanmaya başlayıp denklemlerde bilinmeyen için "x" denmiştir.
  11. 283
    img-9gag-ftw.9cache.com/...
  12. 284
    kesin bilinen bir şeydir ama ben az önce şu entry'de #858791 linki paylaşıp dinleyince birden fark ettim, aydınlandım, araştrınca da doğru olduğunu öğrendim.

    1970'lerde ünlenmiş boney m.'nin rasputin şarkısı ile bizim 1800'lerdeki katibim'in ezgileri birebir aynı. bizden çalmışlar.

    wuhuuu. asın osmanlı bayraklarını.

  13. 285
    www.youtube.com/...

    sadece güneşi değil de her şeyi böyle düşünmek lazım belki. çarşafta sabit durup etrafını büken şeyler gibi değil de.

    hatta şu galaksiyi de merkezi döne döne gidiyormuş, arkasındakileri sürüklüyormuş gibi düşünün:

    upload.wikimedia.org/...
  14. 286
    türkiye'de google'a "darwin" yazarsanız charles darwin ve evrim teorisi hakkında bilgiden daha çok, harun yahya'nnın evrim teorisini çürüten bilgilerine ulaşırsınız. memlekete bak.
    ha bir de bu darwin amca tıpı kazanmış ama henüz birinci sınıftayken izlediği bi ameliyattan kötü şekilde etkilenip okulu bırakmış. o dönem anestezi yoktu ya hani, hastaların çığlığından etkilenmiş galiba. babasından korktuğu için bunu onlara söyleyememiş, beş sene boyunca kandırmış ailesini. okula diye evden çıkıp karıya kıza gitmiş.
  15. 287
    Kurbağaya dokununca elinizde siğil çıkar derlerdi büyüklerimiz. Ama, böyle bir şey yokmuş. 42 yıldır yanlış biliyormuşum.
  16. 288
    Akraba dediğin insan formlarının %80'i şerefsiz ve çıkarcıdır.
    Hepsinden nefret ettiğin zaman ufkun iki katına çıkıyor gerçekten.
  17. 289
    quora'da görmüştüm:

    qph.ec.quoracdn.net/...

    yukarıdaki örnek foto 256x256 piksel. ayrıca her bir siyah beyaz resim 256 ayrı ton değeri alabiliyor. yukarıdakiyle aynı boyda 256^65536 potansiyel foto üretebiliriz. peki üretirsek n'olur? ürettiğimiz fotoların içinde geçmişte olmuş ve gelecekte olacak her şeyin, herkesin, evrenin ilk oluşum anından yok olduğu ana kadar bütün olayların fotosu olur. tek sıkıntı gerçek olanları ayıklamakta :)
  18. 290
    direkt yepyeni bir bakış açısı sunmaya geldim, her şeye dair hem de.

    Sürekli değişen ve sonsuz bir şeyin içinde yaşıyoruz. Sonsuz denildiğinde sadece boyutları algılamamak gerekir, çünkü boyutlar da tüm şekiller gibi bizim biçtiğimiz sınırlardan ibaret gölgeler. Eğer temele bunu koyarak düşünürsek, hiçbir şey sonsuz değildir. Ama bu eksik ve hatalı bir bakış olmaya mahkumdur, gölgelere baktığımız için.

    Hareket bu iş için çok daha güzel bir temel ve hareketi baz alırsak her şey sonsuz oluyor. Yine de hareket de üzerine konuşacağımız her şey ve her şey gibi gerçekliğin düşüncedeki yansıması olarak sınırlı bir gölge. Bu demek değil ki her şey yalan dolan, seni gerçeğe en çok yaklaştırana gitmelisin her zaman. O sonsuz değişken olduğu için hiçbir zaman varamayacaksın, zaten hayatın kendisi bu. Varmak durmaktır, mutlaklaşmaktır, bildiğim kadarıyla fizik yasalarıyla da mümkün değildir mesela mutlak sıfıra kadar soğuyamayız, nokta çizemeyiz, an diye bir şey yoktur vesaire. Yolculuktan, daha iyiden ve çabalamaktan ibaret olması gerekiyor bu işlerin. Kısaca hareketi temel alan bir bakış açısı gerçeğe çok daha yakındır. Örnek olarak hepimizin bildiği, bir yerlerde kolayca duyabileceği basitlikte bir gerçekliğin aslında tam olarak fark edilmemiş durumda olduğunu göstermek isterim:

    Çok yakın dönemlere kadar gökyüzünün katı bir kubbe olduğunu, yıldızların ona asılı ışıklar olduğunu zannediyorduk. Oldukça kısa bir süre zaman önce bunun böyle olmadığını anlayan bir miktar insan belirdi, bunlar yüzlerce yıl uğraştı, bazıları yakıldı ve bu anlayış bir yerden sonra kabul görmemeye başladı. Şimdi gökyüzünün kapalı olmadığı, milyarlarca yıldıza ve sonsuz bir alana açılan bakış açısı olduğu biliniyor. Biliyor mu?

    İçinde olduğumuz alanı oldukça yatay bir düzlemde algılıyoruz. Şartlar öyle biçimlendirdiğinden aşağı-yukarı sağ-sol gibi ayrımlara sahibiz. Mesela yuvarlak, aynı anda her yeri algılayabilen bir topçuk olabilirdik şartlar öyle olsaydı. O zaman şeylerin yerlerini birbirleriyle kıyaslamamız gerektiğinden yine bu ayrımlara benzer kavramlarımız olacaktı ama çok daha değişik anlamlar taşıyabilirdi bunlar. Çünkü bakış açısı ve kıyas üzerine kurulular, başka bir gerçeklikleri yok. Hiçbir şey kendi kendine aşağıda, yukarıda ya da sağda solda yanda yunda değil.

    Bu sebeple içinde olduğumuz yeri yatay bir düzlemde algılıyoruz. Tabi ki üç boyutlu, aşağı yukarı da var bu düzlemde ama oldukça kısa ve dar, direkt karşıya bakabildiğimiz için çoğunlukla.

    Bu yüzden, misal gece göğünün altında bir parkta oturuyoruz diyelim. Karşımızdaki havuz, ağaçlar, yollar ve kedilerden oluşan bir ortamımız olsun. Algıladığımız şey bu kadarcık, kendimizi sadece burada zannediyoruz. Bir odanın içinde olmaktan çok büyük bir farkı yok.

    Oysa göğün kubbe olarak algılanışının kırılmasındaki keyif tam olarak burada yatıyor, aslında bulunduğumuz ortam milyarlarca yıldızın ışığının düştüğü, oldukça geniş bir ortam. Güneş’i ve Ay’ı aynı karede görürseniz Güneş Sistemi’nin içinde olduğunuzu bile algılayabilirsiniz. Ben bu yüzden özellikle geceleri göğe baktığımda korkuyorum ve yere çivilenir gibi hissediyorum, çünkü sonsuz bir ortamın içinde yıldızlarla beraber oturmaktayım. Çok geniş bir alan var tepemde, bulunduğum ortam düşündüğümden çok daha farklı ve çoğu insan –Bir zamanlar ben de- gökyüzü hakkındaki doğru “Bilgi”ye sahip olmasına rağmen bakış açısı olarak hala kubbe algısında takılmış durumda olduğundan farklı bir ortamda hissediyor.

    İki bakış açısı da kısıtlı ve eksik olmak zorunda, ama bu bakış açılarının bir tanesi gerçekliğe çok daha yakın ve çok daha geniş, özgür bir alan sunuyor. Yine de neyi seçersek seçelim aklımızın en derin noktasına asla tam olarak saf gerçeklik açısından evrene bakamayacağımızı oturtmak lazım. Ona en çok böyle yaklaşabiliriz çünkü ve hep daha iyiye itecek olan şey budur bizi. Düşüncedeki her şey sonsuza kadar sürecek bir yakınsamadan ibaret.

    İşin daha da güzel yanı böyle bakarak her şeye yeni ve daha doğru tanımlar getirebiliriz. Hatta daha da öteye götürelim: Getirmemiz gerekir. Daha iyi, daha özgür ve daha farkında bir hayat için bunu her zaman yapmamız lazım. Yeri gelmişken birkaç çürütme ve yenileme yapmadan da gitmeyeyim örnek olarak:

    Zaman makinesi yapsak nereye giderdik?

    Ben geçmişe gidip eski sevgilimi ilk sevdiğim haliyle bulmak isterdim. Arada bir kere daha sarılmak, yaptığımız şeyleri bir kere daha yapmak, ya da sadece orada var olduğunu görmek. Değiştirmek umurumda değil, orada kalmak da istemiyorum. Var olduğunu bilip göreyim keyif alırım herhalde.

    Ama şu an sadece şu an elimde kalan kalıntılardan ibaret. Onlar da süren etkilerden başka bir şey değiller, artık o zaman ne olduysa şimdi bambaşka şeylere dönüştü. En anlaşılır ve net şeyler fotoğraf gibi simgeleştirilip saklanabilmiş anılar. Gerisi gittikçe çok daha bilinçsiz ve tespit edilemez devamlılıklara kadar inceliyor, sonsuza dek.

    Yani her şey değişiyor, geçmiş diye bir şey yok. Ana bakıp ne kadar çıkarabiliyorsan o kadar var, an var yani bu durumda.

    Gelecek de bundan farksız değil. Teknoloji ile bedenlerimizi çok daha farklı planlayıp ölümsüzlüğe yakın gezginler olabilecek miyiz ileride? Bilmem ama gidip bir bakmak isterim, hatta ışın kılıcı tutabileceğim bir yerde olsam hoş olurdu. Ama bütün bunlar anda bulduklarımızla yaptığımız tahminler, kurduğumuz hayallerden ibaret. Olacağından en emin olduğun bir saniyelik olay bile çok sağlam ve güvenilir deneyimlerle oturmuş, ama henüz yok. Bence de olacak, bence de kesin, ama henüz gerçek değil ve yok.

    Geriye elimizde an kaldığına göre zaman makinemizi kebapçı yapabiliriz, çok daha faydalı olur insanlığa. Çünkü gidebileceği bir geçmiş-gelecek yok.

    Yukarıda dediğim gibi an da yoksa elimizde ne kalıyor zaman diyebileceğimiz? Çünkü sen o an dediğin durağan resme ne kadar yaklaşırsan yaklaş asla varamayacaksın, yok çünkü öyle bir durağanlık.

    Çünkü zaman, temele aldığımız bir şey olmasına rağmen bir saat kadar anlamsız doğru açıdan bakınca. Nasıl ki saniyeler, dakikalar, saatler bizim uydurmamızsa zaman da tam olarak aynı durumda. Var olan hareketleri kıyaslayıp çerçeve içine alma çabamızdan ibaret, bu yüzden sapına kadar göreli ve gölge.

    Zamanın esas tanımını da buna göre yapmak gerekir, insanın sonsuz hareketi bölme çabası olarak yani. Bundan başka bir şey değildir kendisi.

    En temel şeyleri kurcalayarak başladık ki bu yolculuğa inancımız sağlam olsun. Yine de zaten çok soyut olan, gerçeklik yerine koymaktan köşe bucak kaçınmamız gereken şeyleri de oldukça temele yerleştiriyoruz. Mesela düşüncenin kendisi.

    Düşüncenin kendisi bizim tam olarak “Her şeyimiz”. Bütün tanımlar, fikirler, söyleyebileceğimiz bilebileceğimiz her şey ve bakış açımızın kendisi orada ve tamamen gölgeden yansımadan ibaret.

    Niceliklerden ve niteliklerden kurulu kavramlardan oluşuyor. Yumuşak-sert, yüksek-alçak, büyük-küçük, soğuk-sıcak, kırmızı-mavi gibi bütün nitelikler kıyaslamadan ve görelilikten ibaret. Hiçbiri nesnenin kendisinde kendiliğinden var olan şeyler değil. Hiçbir şey durduğu yerde sert değil, onu diğerleriyle kıyaslayıp kendine göre konumlandırdığında sert diyebileceksin sadece.

    Niceliklerinde bundan hiçbir farkı yok, bu yüzden bakkala girip “Beş” isteyemediğin gibi ki çok isterdim sadece 5 alabilmek, sıfır ve bir arasındaki bütün sayıları da sayamıyorsun. Daha bire kadar saymamız bile imkansız yani, çünkü sonsuz mümkün sayı var orada.

    Pek çok paradoks bu yüzden doğuyor, asla bakamayacağımız bir bakış açısı olduğu için temele oturttuğumuz yanlışlıklar her zaman çeşitli paradokslar doğuracaktır da. Ama hiç gerçekliğin paradoksal bir düğüme girdiğini gördünüz mü? Göremezsiniz, yok çünkü öyle bir şey. Eksik-tam, doğru-yanlış, paradoksal ve mantıklı gibi şeyler de yok çünkü. “Hiçbir şey” yok.

    Ama “Her şeye” mecburuz. Başka türlü düşünemeyiz, iletişim kuramayız.

    Mesela birine masa anlatabilmek için havadaki titreşimlerle kafasındaki masa kavramını bağdaştırmaya uğraşıyorum, bir yandan ses tonum ve beden hareketlerimden suratımdaki en ufak kaslara kadar hepsini kullanıyorum. Yani suyumu çıkarıyorum, sınırlarıma kadar kullanıyorum kendimi altı üstü masa diyeceğim diye. Çünkü bütün kavramlar her zaman eksik kalacak, senin için anlattığın şey her zaman çok daha derin ve duygusal açıdan yoğun kalacak ayrıca tamamen sana özel olacak. Dumanla anlaşmaktan öteye geçemeyeceğimiz gibi inanılmaz karmaşıklıkta bir iletişim biçimine sahibiz.

    Bu kadar basit şeyleri anlatmak için ekrandaki çeşitli eğri büğrüleri kullanmam gerektiğinden saatlerimi harcamak zorunda kalıyorum ki anlatabileceğimin en iyisini sunabileyim. Ama asla tam olarak benim açımdan bakamayacaksınız, ben de sıfırdan bir bakış açısı yaratamayacağım hep dokunduklarımın sürdürümcüsü olarak kalmak zorunda kalacağım. Yani hem hiçbir açıdan yeni değil bu akış açısı hem de tamamen tek. Aynı anda.

    Boşluk yoktur. Bu yüzden boşluğu ölçtüğünde ölçü aletinin kendisinden başka bir şey ölçemezsin. Biz de evrenin ölçü aletleriyiz, ne kadar ölçersek o kadar varız. Ama boşluk diye bir şey yok demiş miydim?

    edit: bir de hareketi temel alırsak niye her şeyin sonsuz olduğunu açıklayayım boş kalmasın.

    sen sınır çizmeye uğraşırken o şey çoktan değişmiş olacak. mesela evreni bir enerji baloncuğu olarak düşünelim, dışı boşluk. zaten boşluk olmadığından bir dışı olamayacağını geçersek, sen o evrene sınır biçene kadar o çoktan biçimini değiştirecektir. an da var olmadığından asla yakalayamazsın sadece yakınsayabilirsin. demek ki sonsuzdur, sonu gelmemiştir, gelmeyecektir. öncesinde ve sonrasında zaman olamayacağına göre sonu başı da olamaz.

    edit 2: her şeyin ne kadar göreli olduğunu belirtmek için iki örneğim daha var:

    1- her şeyi bize olan etkileriyle tanımlayabildiğimiz için her şeyin temeline etki-tepki zincirini koyuyoruz. o kadar görelilikten ibaretiz yani.

    2- yine en kutsal şeyi canlılık olarak düşünüyor her yerde bunu arıyoruz, kim diyor bunu? canlılar.

    bunlar hep normal şeyler, hatalı ya da doğru diyemeyiz böyle ilerlememiz gerekir bakış açımızla sınırlıyız çünkü mecburiyet bu. ama farkında olmak ve daha geniş açıdan bakmaya uğraşmak lazım hep.
  19. 291
    Burcu esmersoy'un diğer adının kamile olması.
    Ay dın lan dım.
    • Entryini görünce ta ben burdan aydınlandım. Kimbilir sen nasıl aydınlanmışsındır.
    • Ben şu an hayatı sorgulamaya başladım modum. Aksama kalmaz hayatın anlamını çözerim.
  20. 292
    alkislarlayasiyorum.com/...
    • Sonuna kadar izleyemedim kanım dondu.
    • açık söylemek gerekirse lazım mantılaşmasından sonra benimde beynim uyuştu....
  21. 293
    Tokyo, las vegas ve tahran aynı paraleldeymiş.
  22. 294
    Çanakkale Şehitler Anıtı 41.7 metre yüksekliğe sahiptir. 40 metrenin üzerine 1.7 metre Atatürk'ün boyu eklenmiştir.

    pbs.twimg.com/...
  23. 295
    Osmanlının romanın devamı olması, askeri anlamda, siyasi ve sosyal anlamda, hatta evlilik yoluyla bile; theodora hatun.
  24. 296
    "Ankara" adı ve kelt kökenli galatların Ankara için önemi. uzun uzun yazmayacağım,ama iki ip ucu vereceğim,hem de alışveriş merkezlerinden,Armada önündeki "gemi çapası", Antares'in triskelion simgesi...Hadi bakalım araştırın.
    • bozkırın ortasında çapa bulmuşlar. yunancadaki halinden, "anchor" kelimesinden evrilerek ankara olmuştur.
  25. 297
    (bkz: zeus isimli kör baykuş)