her şey bir hiçtir

  1. 1
    “Zero Theorem” ile kafa karıştıran Terry Gilliam, kuralları hiçe sayarak sonumuzun pek hayırlı olmayacağını karamsar bir tablo ile resmediyor Bizi, bize olduğumuz gibi gösteren Gilliam, hatalarımızdan dolayı, teknolojinin bizi esir aldığını ‘future-noir’ ve ‘tech-noir’ türleri ile birleştiriyor ve ortaya yarı fantastik ve yarı anarşik bir film çıkıyor. Yalnız Gilliam’ın bu filminin diğer filmlerine oranla daha düşük bir bütçeyle çekildiğini söylemekte fayda var.

    Sonunda merakla beklenen “Zero Theorem”in dvdsi raflarda yerini aldı! Bilim kurgu ve distopyayı birleştiren “Zero Theorem”, “Brazil” ve “Blade Runner” gibi filmleri esin kaynağı alarak, teorilerin ve kapitalizmin insan hayatını nasıl tükettiğini öne sürüyor. Filmde çok fazla tebdil-i mekân yapmayan yönetmen Terry Gilliam, neredeyse tek bir distopik mekâna odaklanarak, bir bilgisayar dehasının bilgisayara ne kadar bağlı olduğunu perdeye yansıtıyor. Hem teknolojinin hem de insanın özüne inen film, bilimin sınırlarını zorluyor ve gelecekte insanın tek bir tuşla dünyaya hâkim olabileceğini savunuyor. Yani, evden hiç dışarı çıkmadan önümüzdeki bilgisayar ekranıyla, bunu yapabilmemiz mümkün. Teknolojik tüketimin insanların sosyal hayatına farklı şekillerde yansıyor oluşu, anti-teknolojistlerin ayaklanmalarına sebebiyet veriyor aslında. Yalnızlığını teknolojiyle gidermeye çalışan insanlara atıfta bulunan film, bilgisayarla kafayı üşüten, bilgisayar dehasının geçirdiği evreleri kademe kademe gösteriyor ve içsel çöküşün nedenlerini sert bir biçimde eleştiriyor. Bilgisayar dehası çalıştıkça iyice sanal âlemin dibini boyluyor ve hayallerinin esiri olmaya başlıyor. Yani hayallerinde iyice kayboluyor.

    ÖDENEN AĞIR BEDELLER…

    Peki, film hangi düşünceye karşı çıkıyor? Karanlığı ve yüksek otoriteyi yıkmaya çalışan film, anarşist söylemleri ile egemenlik işte böyle olur diyor (!) Tek tip bir insan modeli oluşturan Gilliam, kıyamet alametlerinin geldiğinin sinyallerini veriyor. İnsanın en büyük düşmanının yine kendisi olduğunu öngören Gilliam, içinde bulunduğumuz dünyayı yerle yeksan ediyor sanki… Hayal kırıklıklarını kapitalizme bağlayan Gilliam, sistemin bize; doğru bir şekilde geri dönmediğinden dolayı oldukça rahatsız. Açıkça konuşmak gerekirse; asosyalliği, varoluşsal problemi, düzensizliğin içindeki düzensizliği ve bozuk insan ilişkilerini ticari karlılıkla örtüştürerek, ileride teknolojinin ölümsüz olacağını, kafasında kurduğu teoremlere dayandırıyor Gilliam… Bürokratik tertibatın yarattığı sıkıntıları filmine akıtarak, perdenin arkasında kalan, kaotik yaşam biçimini bilimsel teorilere ve kanayan yönetim biçimine bağlıyor. Yoğurup geliştirdiği tüm bu fikirleri, ‘Sıfır Teorisi’ ile birleştiren Gilliam, her şeyin bir hiç olduğunu, ‘oyun kuramı’ ile ilişkilendirmek istiyor. Şu şekilde izah edelim: “Her şey bir hiçtir ve sıfıra eşittir.” Denklemin sonucunu sıfıra bağlayan Gilliam, bizi muallakta bırakıyor.

    KAÇMAK ÇÖZÜM DEĞİL!

    Nietzsche’nin nihilizm mantığından bol bol yararlanan Gilliam alt metinlere nihilistik söylemleri, satır aralarına da kendi felsefesini yerleştiriyor.Filme göre, eğerhiçbir şeyden her şeye ulaşıyorsak, her şeyden de hiçbir şeye ulaşabiliriz. Teknoloji ve teori tiranlığını değişik açılardan inceleyen Gilliam, özgürlüğün bedelinin çok ağır olduğunu ileri sürerek, iç buhranın ve esaretin sisteme ters bir şekilde tosladığını bizlere ustaca anlatıyor. Üzerimizde gözü olan teknolojik mekanizmanın, hiç durmadan hizmet vermesi zaten kraliyetini ortaya koyuyor. O zaman şunu sormak gerekir: teknoloji olmadan teoriler varlığını sürdürebilir mi? Film buna kesinlikle hayır diyor. Hayatımızı kısıtlayan bu olumsuz durumlar, adeta bizi bir gölge gibi takip ediyor. İşte bu noktada filmin başkarakteri olan bilgisayar dehasıyla ilişki kuruyoruz. İçinde bulunduğu ortamdan kurtulmaya çalışan deha, sanal ortamın büyüsüne kapılarak, bilgisayar aracılığıyla aşk yaşıyor. Bu kesinlikle bir kaçış (!)

    Başka çözüm yolu bulamayan deha, kısa süreliğine içinde bulunduğu gerçeklikten uzaklaşıyor. Analiz etme yetisini yitiren deha, kafasındaki soruların üst üste binmesiyle kimliğini teknoloji gibi bir şeytana teslim ediyor. Kurtulduğunu sanan deha, aslında daha da dibe batmaya başlıyor. Sözgelimi; ‘Virtual reality’ kavramına selam çakan Gilliam, karakteri hem kendi dünyasına hapsediyor, hem de o dünyayı başına yıkıyor. Buradan şunu anlıyoruz: ne onunla ne de onsuz. İnsanlıktan umudu kesen Gilliam, çökertilen düzeneğin, insanların dizgesizliğiyle ilgili olduğunu belirtiyor.

    Bu düğümü çözmenin mümkün olmadığını dile getiren Gilliam, insanların kendilerini dizginlemeleri gerektiğini ve dizginleyemedikleri takdirde sonuçlarına katlanacaklarını üstüne basa basa vurguluyor. İradesizliğin ne büyük bir bela olduğuna ket vuran film, etik olan ve olmayan tüm olayları tartışıyor. Bu olaylardan kendimize uygun bir ders çıkarabilirsek ne ala…

    Bu yazı arabistanlı raskolnikovun şekeri'ne hediye edilmiştir.
  2. görsel
    cinemafreak
    #712429 | 11/03/2016 01:26