shutter island

  1. 1
    * *


    bir film. izledim ben oradan biliyorum.
  2. 2
    * *

    leonardo di caprio'nun şizofren olarak karşımıza çıktığı film.. ben deyim shutter island sen de zindan adası.
  3. 3
    türkçe ismi le zindan adası. keza o başlık da ayrıca açılmış. neyse efendim dizisi yapılıyormuş kendisinin.

    www.ntvmsnbc.com/...
  4. 4
    kapanışında bulunan deniz feneri sahnesi ile film aslında çok açık bir son ile bitiyor. bu film bir otto e mezzo değil ya da once upon a time in america değil (onlar kadar olmasa bile çok iyi bir film), o filmler bile açık bir biçimde bitiyor.


    -- spoiler --

    orada görünen simgenin altında bir anlam (belki yan anlam denilebilir fakat bence derin anlam denirse iyi olur) var olay bu kadar basit aslında. görünenin altında bulunan anlama bakmanız lazım.

    -beni deniz fenerine götürüp beynimi yaracaklar

    lobotomi. filmin ortalarında deniz fenerine bu anlam yükleniyor.

    ortaya konulan anagram sahnesi teddy daniels = andrew laeddis olduğu söyleniyor katil katil diye aradığı kişinin kendisi olduğunu anlıyoruz.

    yaşadıklarından ve yaptıklarından dolayı kendini affedemiyor. yaşadığı hayatı silmek, bastırmak ve unutmak adına yeni bir karakter ortaya koyuyor.

    işte bu sebeple scorsese son kez çerçevesi içerisine deniz fenerine alıp burada inceden bir mesaj ile eserini bitiriyor.

    yani ana karakterimiz canavar olmayı reddedip, kendisine lobotomi yaptırırak sonunu hazırlıyor.

    olay şu;

    deniz feneri lobotomi ile birleştirildi deniz fenerine bir yeni bir anlam yüklendi.

    teddy daniels = andrew laeddis katil ve hasta olan kendisi yaptıklarından dolayı kendisin affedemiyor.

    sonuç deniz fenerine yüklenen derin (yan) anlam ile hastamıza lobotomi uygulandığını anlıyoruz.


    -- spoiler --


    max richter - on the nature of daylight: www.youtube.com/...

  5. 5
    insan psikolojisi ve şizofreni ile ilgilenen her bireyin izlemesi gereken bir film. oyuncu kadrosuna ve konusuna bakmadan yatarak izlemeye başladığım, her geçen dakikasında dikkatimi daha da toparlamama sebep olmuş mükemmel bir gerilim.
    film izlerken genelde belirli bir noktasında filmi durdurur ve sonunu tahmin etmeye çalışırım. bu filmde de zaten tahmin edilebilecek 2 son mevcut. bu sebepten insanların sonu belliydi tarzı eleştirilerine açıkçası pek mana veremiyorum. orta zekanın üzerindeki her şahsın bu çıkarımı yapabilmesi muhtemel. fakat burada püf nokta bu mantıklı sonların nasıl getirileceği. zaten güzel film yapıp insanları kendine hayran bırakmak da bu püf noktadan geçiyor. bu konuda gerçekten filmin esinlendiği kitabın yazarı olan dennis lehane ve bir kitabın tadını kaçırmadan sinemaya aktarabilen martin scorsese'a teşekkür etmek boynumun borcudur. her ne kadar mimik ve beden dili kullanımında ustalaşmış leonardo dicaprio bu film için biçilmiş kaftan olsa da, başrol için akıllara the unknown'daki performansıyla liam neeson gelmiyor değil.
    şu filmi izledikten sonra ne zaman bir film muhabbeti açılsa bu filme değinmeden edemiyorum. teddy'nin yerinde olduğumu düşünüyorum ve ne zaman düşünmeye başlasam gerçekten kafayı yemek üzere buluyorum kendimi. düşünsenize, birileri sizin üzerinize bir oyun oynandığını söylüyor ve söylenenler tamamen gerçek çıkıyor. filmin son sahnelerine gelene kadar bu hissiyat o kadar güzel verildi ve işlendi ki, doktorla olan konuşmaları esnasında dahi teddy şizofren olmadığını söylerken, kendimi onun yerine "hayır ben şizofren değilim" diye mırıldanırken buldum. filmin eleştirilebilecek tek bir yanı varsa orası da teddy'nin karısını öldürdüğü sahnenin çekilmesidir. o sahneyi vermeyip, direk son sahneye geçilerek olayın hala devam ettiği kurgusuyla izleyici çileden çıkartılabilirdi. herkesin içindeki şizofreniyi açığa çıkarmak isteyen şahsımın kanaatidir tabiki de bu. lakin scorsese iyi ki yapmamış çünkü gerçekten sorun teşkil edebilecek bir sahnedir.
  6. 6
    di caprio'nun akmasa da damlar tadındaki psikolojik gerilim filmi. sonu itibariyle yıllardır oha dedirten filmlere girse de sonunu izlediğimiz kitleyle %90 kestirdiğimiz için buna layık görmedik.
  7. 7
    Di caprio'nun en iyi üç filminden tekidir.

    Zaten psikolojik gerilim türü filmleri ayrı bie severim. Buradaki konu da hiç yavana atılacak bir senaryo değil. Bu film vizyona gireceği vakit sinemada fuaye görevlisiydim. 6 ay öncesinden çok güzel bir görseli gelmişti ve ben kurmuştum. Hey gidi günler hey.
  8. 8
    enfes di caprio filmlerinden biridir. ulan adam bu filmle oscar almadı ya, ben anlamıştım bir daha hiç alamayacağını.

    -- spoiler --

    i.hizliresim.com/...

    -- spoiler --
  9. 9
    long island kafası yaşatan bir film. başta her şey güzel giderken, sonunda ne oldu şimdi amk diyorsunuz.

    -- spoiler --
    bir nevi sex adası, aile ile izlemenizi tavsiye etmem.

    -- spoiler --
  10. 10
    Agatha Christie tarzı katil kim klostrofobisini, sıkı bir Stephen King ürperticiliğiyle birleştiren esrar dolu romanın adaptasyonu...

    Psikolojik dünyayı ele alan her türlü gelişmeler, insanın iç dünyasını yansıtan hayaller ve bu hayallerin içinde bocalayarak gerçek hayatındaki karakterini terk edip yeni bir karaktere bürünen kişilerin önemli bir kaçış noktası vardır. Bu kaçış noktasında benimsenen ideoloji şu şekilde ele alınabilir: “Gerçek öyle değil, böyledir.” Bilinen o ki, çoğunlukla bilinçaltı bazı duyguları arka plâna gizleyerek kilitler. Her ne kadar o kilitlerin açılması kolay olmasa da, bilinçaltı bazı istisnai durumlarda kilidi açar. Kilit açıldığı zaman o kişi artık olmak istediği kişiliğin bir parçası haline gelir. İnsanlar bunu kabûllenmenin zorluklarını bildikleri için kolay yollardan beyinlerine hükmederler. Zaten yüzeydeki olayların altına karmaşık oyunlar saklandığı zaman onları uç noktalara götürerek derinleştiren tuhaf duyguların en derindeki gerçeklikle örtüşüp örtüşmediği aşikârdır. Yanılsamalar, halüsinasyonlar ve akıl oyunları… Tüm bunların bir filme aktarıldığını hayal ettiğimizde, şöyle bir yargıya varabiliriz: “Gerçekle hayal arasında salınacağız ama asla ikisinden birine kurulmayacağız, arada asılı kalacağız”. Bu noktada devreye giren ve Dennis Lehane’in romanından adapte edilen Zindan Adası (Shutter Island) aslında travmaların kalıcı etkisini vurguluyor. Yeterince vurguluyor mu?… diye soracak olursanız bunun cevabını şu şekilde aktarmak doğru olur.

    Roman Uyarlamasının Altyapısı

    Bilindiği gibi roman adaptasyonları yeteri kadar başarılı olamıyor. Bunun altında yatan neden herkesin kafasında kurduğu farklı mizansenlerdir. O mizansenleri yakalamak zordur. Ama onları ortak bir paydada birleştirmek için bazı detayları da es geçmemek gerekir. Çünkü filmlerde detaylara yeterince önem verilmiyor. Filmin ana akışını sağlamak, kabataslak olarak nelerin beyazperdeye yansıtılacağını göstermek bir yana dursun, olayların hızlıca aktarılıyor oluşu durumun vahametini artıran etkenlerin başında geliyor ne yazık ki… Ve üzülerek belirtiyorum ki, Zindan Adası’nda (Shutter Island) söz konusu olan hikâye romanın birebir adaptasyonu değil… Zindan Adası (Shutter Island) orijinal hikâyeyle tam anlamıyla organik bir bağ kuramayıp yer yer yapay bir postiş malzemesi olarak duran, oldu da bittiye getirilmiş sahnelerin yer aldığı bir Martin Scorsese filmi. Filmin özünde aktarması gerekenleri neden aktaramadığını gayet iyi anlıyorum, lâkin asıl mesele bu değil! Mesele; beyazperdedeki travmatik görüntülerle kitabı okuyan birisinin kafasındakiler örtüşmeyecek olması. Hele ki romanı pür dikkat okuyanlar (benim gibi…), gediklerin üstünü kapayamaz. Tüm bu yazılanların kafanızı karıştırdığını hayal ederek hikâyenin derinine inmek istiyorum. Baskıcı sistemin ve buhranlı günlerin etkisi altında kalan Birleşik Devletler Polisi Teddy Daniels ve ortağı Chuck dört duvarı elektrikli tellerle çevrili olan Ashcliffe Deliler Hastanesine görev icabı giderler. Buradaki hastalar tam anlamıyla suçlu ve delidirler ve muadilleri yoktur. Teddy ve Chuck’ın amacı hastaneden kaçan azılı suçluyu bulmaktır. Özünde basit görünen filmin çerçevesini çizen olaylar zincirinde adeta bir labirentin içinde kaybolan Teddy kabuğuna çekilir. Ne zaman ki Teddy gerçeklerin sadece yanılgıdan ibaret olduğunun farkına varır işte o zaman kendi yolculuğuna çıkar. Çok tehlikeli delilerin arasında görevini sürdürmeye çalışan Teddy, sıradan olmayan iki doktorun yardımıyla kaybolan hastanın izini sürer. Hastanın izini sürerken, ortaya çıkan sorunlar Teddy’nin kafasını karıştırır. Kimlik çatışması yaşayan Teddy böylece “oyun içinde oyun” sloganını benimseyip ucu bucağı olmayan hastanede aklını yitirdiğini düşünür. Teddy gerçekten aklını yitirmiş midir? İşte orası muamma…

    Romanın Alamet-i Farikası

    Tıpkı bir örümceğin ağlarını ördüğü gibi bilinçaltına konuşlanarak silinemeyen bazı anılar bilinçaltına hapsolduğunda hep şu soruyu sorarız: “Gerçekler yaşadığımız dünyanın bir yansıması mıdır?” Bilimsel açıklamalara dayanarak gerçeği tanımlamak mümkündür ama kendi gerçeğimizi tanımlamak pek mümkün değildir. Çünkü sadece algımızın bir yansımasıdır. Sanal dünya da böyle bir şey değil midir? Peki, ya algımız bize oyun oynuyorsa o zaman ne yapacağız?… Aslında tüm bu soruların cevabı romanda saklı… Yazar Dennis Lehane acılar ve zorluklar içinde var olmaya çalışan Teddy’nin dünyasına ve koca gezegenin neresinde, nasıl yaşıyorsak yaşayalım, yanı başımızdan akıp giden hayata değiniyor aslında. Karanlığın tanımını başarılı bir şekilde yapan yazarın kafamızdaki karakteri ete kemiğe dönüştürmesi de cabası… İnsanın içindeki gizli ikinci kişiliğin ortaya çıkartılması ve vicdanın ürkütücü gücünün ve etkisinin fiziksel bir meseleye çevrilerek aklatılması ve üstü örtülemeyen gerçekler Teddy’nin durumuna kafa yormamız için tam biçilmiş bir kaftandır. Romanı bu denli sevmemin nedeni bütün sahneleri kare kare yaşamamdır. Zaten romanın hakkını sinemayla vermek çok zor… Mantıklı düşünüldüğünde bazı filmler zamanın çok önünde, bazıları da gerisindedir. Ama Zindan Adası (Shutter Island) bundan pek nasibini alamıyor.

    Gizemli Hikâyenin Hazin Sonu

    Asıl sıkıntım da filmin gerçekten iyi olabilecekken teğet geçmesi… Tüm bu olumsuz eleştiriler yazılıp çizildikten sonra filme dair olumlu olarak bir şey söylemek istiyorum. Filmin ve romanın sonu seyircilerin dudaklarına bir parça bal çalıyor. Bunu geniş kapsamıyla çözümlemek için ilk olarak yapılması gerekenlerden biri romanın okunmasıdır. Romanı okumuş kişiler film sona erdiğinde ne demek istediğimi çok iyi anlayacaklar. Sonuç olarak, film sona erdiğinde hafızanın içinde bir soru ve itiraz bombardımanı patlak verebilir. “Neden?”, “Peki sonra?…” ve tabi ki düpedüz “Nasıl yani!?” En nihayetinde seyircinin merakı
  11. 11
    Leonardo DiCaprio, Mark Ruffalo, Ben Kingsley gibi aktörlerin oynadığı, hikayesi çok sağlam bir gerilim filmidir.
    9/10
  12. 12
    başlığına yazdım sanıyordum. yazmamışım. güzel filmdir.
  13. 13
    agatha christie tarzı katil kim klostrofobisini, sıkı bir stephen king ürperticiliğiyle birleştiren esrar dolu roman nihayet beyazperdede…

    psikolojik dünyayı ele alan her türlü gelişmeler, insanın iç dünyasını yansıtan hayaller ve bu hayallerin içinde bocalayarak gerçek hayatındaki karakterini terk edip yeni bir karaktere bürünen kişilerin önemli bir kaçış noktası vardır. bu kaçış noktasında benimsenen ideoloji şu şekilde ele alınabilir: gerçek öyle değil, böyledir.” bilinen o ki, çoğunlukla bilinçaltı bazı duyguları arka plâna gizleyerek kilitler. her ne kadar o kilitlerin açılması kolay olmasa da, bilinçaltı bazı istisnai durumlarda kilidi açar. kilit açıldığı zaman o kişi artık olmak istediği kişiliğin bir parçası haline gelir. insanlar bunu kabûllenmenin zorluklarını bildikleri için kolay yollardan beyinlerine hükmederler.

    zaten yüzeydeki olayların altına karmaşık oyunlar saklandığı zaman onları uç noktalara götürerek derinleştiren tuhaf duyguların en derindeki gerçeklikle örtüşüp örtüşmediği aşikârdır. yanılsamalar, halüsinasyonlar ve akıl oyunları… tüm bunların bir filme aktarıldığını hayal ettiğimizde, şöyle bir yargıya varabiliriz: gerçekle hayal arasında salınacağız ama asla ikisinden birine kurulmayacağız, arada asılı kalacağız”. bu noktada devreye giren ve dennis lehane’in romanından adapte edilen zindan adası (shutter ısland) aslında travmaların kalıcı etkisini vurguluyor. yeterince vurguluyor mu?… diye soracak olursanız bunun cevabını şu şekilde aktarmak doğru olur.

    roman uyarlamasının altyapısı

    bilindiği gibi roman adaptasyonları yeteri kadar başarılı olamıyor. bunun altında yatan neden herkesin kafasında kurduğu farklı mizansenlerdir. o mizansenleri yakalamak zordur. ama onları ortak bir paydada birleştirmek için bazı detayları da es geçmemek gerekir. çünkü filmlerde detaylara yeterince önem verilmiyor. filmin ana akışını sağlamak, kabataslak olarak nelerin beyazperdeye yansıtılacağını göstermek bir yana dursun, olayların hızlıca aktarılıyor oluşu durumun vahametini artıran etkenlerin başında geliyor ne yazık ki… ve üzülerek belirtiyorum ki, zindan adası’nda (shutter ısland) söz konusu olan hikâye romanın birebir adaptasyonu değil… zindan adası (shutter ısland) orijinal hikâyeyle tam anlamıyla organik bir bağ kuramayıp yer yer yapay bir postiş malzemesi olarak duran, oldu da bittiye getirilmiş sahnelerin yer aldığı bir martin scorsese filmi. filmin özünde aktarması gerekenleri neden aktaramadığını gayet iyi anlıyorum, lâkin asıl mesele bu değil! mesele, beyazperdedeki travmatik görüntülerle kitabı okuyan birisinin kafasındakiler örtüşmeyecek olması. hele ki romanı pür dikkat okuyanlar (benim gibi…), gediklerin üstünü kapayamaz.

    tüm bu yazılanların kafanızı karıştırdığını hayal ederek hikâyenin derinine inmek istiyorum. baskıcı sistemin ve buhranlı günlerin etkisi altında kalan birleşik devletler polisi teddy daniels ve ortağı chuck dört duvarı elektrikli tellerle çevrili olan ashcliffe deliler hastanesine görev icabı giderler. buradaki hastalar tam anlamıyla suçlu ve delidirler ve muadilleri yoktur. teddy ve chuck’ın amacı hastaneden kaçan azılı suçluyu bulmaktır. özünde basit görünen filmin çerçevesini çizen olaylar zincirinde adeta bir labirentin içinde kaybolan teddy kabuğuna çekilir. ne zaman ki teddy gerçeklerin sadece yanılgıdan ibaret olduğunun farkına varır işte o zaman kendi yolculuğuna çıkar. çok tehlikeli delilerin arasında görevini sürdürmeye çalışan teddy, sıradan olmayan iki doktorun yardımıyla kaybolan hastanın izini sürer. hastanın izini sürerken, ortaya çıkan sorunlar teddy’nin kafasını karıştırır. kimlik çatışması yaşayan teddy böylece oyun içinde oyun” sloganını benimseyip ucu bucağı olmayan hastanede aklını yitirdiğini düşünür. teddy gerçekten aklını yitirmiş midir? işte orası muamma…

    romanın alamet-i farikası

    tıpkı bir örümceğin ağlarını ördüğü gibi bilinçaltına konuşlanarak silinemeyen bazı anılar bilinçaltına hapsolduğunda hep şu soruyu sorarız: gerçekler yaşadığımız dünyanın bir yansıması mıdır?” bilimsel açıklamalara dayanarak gerçeği tanımlamak mümkündür ama kendi gerçeğimizi tanımlamak pek mümkün değildir. çünkü sadece algımızın bir yansımasıdır. sanal dünya da böyle bir şey değil midir? peki, ya algımız bize oyun oynuyorsa o zaman ne yapacağız?… aslında tüm bu soruların cevabı romanda saklı… yazar dennis lehane acılar ve zorluklar içinde var olmaya çalışan teddy’nin dünyasına ve koca gezegenin neresinde, nasıl yaşıyorsak yaşayalım, yanı başımızdan akıp giden hayata değiniyor aslında.

    karanlığın tanımını başarılı bir şekilde yapan yazarın kafamızdaki karakteri ete kemiğe dönüştürmesi de cabası… insanın içindeki gizli ikinci kişiliğin ortaya çıkartılması ve vicdanın ürkütücü gücünün ve etkisinin fiziksel bir meseleye çevrilerek aklatılması ve üstü örtülemeyen gerçekler teddy’nin durumuna kafa yormamız için tam biçilmiş bir kaftandır. romanı bu denli sevmemin nedeni bütün sahneleri kare kare yaşamamdır. zaten romanın hakkını sinemayla vermek çok zor… mantıklı düşünüldüğünde bazı filmler zamanın çok önünde, bazıları da gerisindedir. ama zindan adası (shutter ısland) bundan pek nasibini alamıyor.

    gizemli hikâyenin hazin sonu

    asıl sıkıntım da filmin gerçekten iyi olabilecekken teğet geçmesi… tüm bu olumsuz eleştiriler yazılıp çizildikten sonra filme dair olumlu olarak bir şey söylemek istiyorum. filmin ve romanın sonu seyircilerin dudaklarına bir parça bal çalıyor. bunu geniş kapsamıyla çözümlemek için ilk olarak yapılması gerekenlerden biri romanın okunmasıdır. romanı okumuş kişiler film sona erdiğinde ne demek istediğimi çok iyi anlayacaklar. sonuç olarak, film sona erdiğinde hafızanın içinde bir soru ve itiraz bombardımanı patlak verebilir. neden?”, peki sonra?…” ve tabi ki düpedüz nasıl yani!?” en nihayetinde seyircinin merakını celbeden gizemin akıl oyunlarına bulayarak aktarılmış olması ve bu gizemin esrarı!
  14. 14
    Üzerinde saatlerce yazabilirim ama kısaca;

    (bkz: Anlayamazsınız)
  15. 15
    Bir canavar olarak yaşamak mı iyi bir insan olarak ölmek mi sorusunu soran film.
  16. 16
    (bkz: zindan adası)
    Kısaca, 2009 yapımı gerilim türünde bir martin scorsese filmi. Dennis lehane'ın "aynı" isimli romanından sinemaya uyarlanmıştır. Başrollerde Leonardo di caprio ve teddy Daniels yer almıştır. Tartışılabilirlik ve insanları tedirgin etme konusunda pek de fena olmayan bir film.
  17. 17
    filmi de kitabı kadar güzel olan nadir yapımlardan. amerikalı yazar dennis lehane'nin eseridir.
  18. 18
    Çok sevdiğim sonundaki canavar olarak yaşamakmı yoksa iyi biri olarak ölmekmi sözü ile benim kafamı karıştıran düşündüren film.
tümünü gör
dizi izle